Serkan
New member
Bu açıdan peygamberlerin zekâsı yalnızca “doğru cevabı bilmek” değildir. Aynı zamanda toplumun normalleştirdiği yanlışları fark edebilme yeteneğidir.
Bugün de benzer bir problem yaşıyoruz. Bir toplumda herkesin alıştığı bir eşitsizlik, zamanla “doğal” kabul edilebilir. Zengin ile yoksul arasındaki fark, erkek ile kadın arasındaki güç farkı veya çoğunluk ile azınlık arasındaki temsil farkı sorgulanmadığında insanlar bunları hayatın değişmez gerçekleri olarak görebilir.
UNESCO'nun eğitim eşitsizliklerine ilişkin güncel çalışmaları da servet, toplumsal cinsiyet, etnik köken, yaşanılan bölge ve engellilik gibi faktörlerin eğitim fırsatlarını şekillendirebildiğini vurguluyor. UNESCO
Dolayısıyla “zeki olmak” ile “zekâsını kullanabileceği fırsata sahip olmak” aynı şey değildir.
Sınıf Meselesi: Herkesin Akla Ulaşma İmkânı Aynı mı?
Burada sınıf meselesi özellikle önemli.
Bir çocuğun kitaplara, nitelikli eğitime, güvenli bir yaşam alanına, internete, iyi beslenmeye ve kültürel etkinliklere ulaşabilmesi onun düşünsel gelişimini destekleyebilir. Başka bir çocuk ise aynı yeteneklere sahip olduğu hâlde ekonomik koşullar nedeniyle bu fırsatların çoğundan mahrum kalabilir.
Bu nedenle toplumsal eşitsizlikleri yalnızca “bazıları daha zeki, bazıları daha az zeki” diyerek açıklamak büyük bir hata olur.
UNESCO'nun eğitim eşitsizliği verileri de ekonomik durum, toplumsal cinsiyet, etnik köken ve coğrafi konum gibi faktörlerin eğitim fırsatlarını belirlediğini ortaya koyuyor. UNESCO
Peygamberlerin fetânet sahibi olmasıyla ilgili tartışmayı buraya taşıdığımızda önemli bir ayrım yapabiliriz: Peygamberlikte fetânet ilahî görevin gerektirdiği bir nitelik olarak kabul edilir; modern toplumlarda ise insanların bilişsel potansiyellerinin ortaya çıkması sosyal koşullardan ciddi biçimde etkilenebilir.
Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Peygamberler Akıllı Olmasaydı Tebliğ Nasıl Mümkün Olurdu?
Sorunun dinî açıdan en doğrudan cevabı burada ortaya çıkıyor.
Peygamberlerin akıl ve muhakeme gücünden yoksun olduğunu varsayarsak üç temel problem doğardı.
Birincisi, vahyin doğru anlaşılması konusunda sorun ortaya çıkardı. İkincisi, mesajın farklı insanların anlayabileceği biçimde aktarılması zorlaşırdı. Üçüncüsü ise peygamberlerin kendilerine yöneltilen itirazlara cevap vermeleri mümkün olmazdı.
Diyanet kaynaklarında da fetânetin peygamberlerin vahyi doğru biçimde anlamaları, insanlara açıklamaları ve itirazlara karşı akla uygun cevaplar verebilmeleriyle ilişkili olduğu belirtilmektedir. Eğitim Hizmetleri+1
Bu nedenle fetânet, peygamberliğin kenarında duran önemsiz bir özellik değil, görevin gerçekleşebilmesini sağlayan temel unsurlardan biridir.
Peki Bu Konuyu Günümüz Toplumuna Nasıl Taşıyabiliriz?
Bence asıl tartışmaya değer nokta burası.
Peygamberlerin akıllı ve zeki olması, modern insanlara “zeki insan değerlidir, diğerleri değersizdir” mesajı vermez. Aksine zekânın sorumlulukla birleşmesi gerektiğini düşündürür.
Çünkü zekâ tek başına ahlak üretmez.
Çok zeki bir insan adaletsiz davranabilir. Çok eğitimli bir insan ayrımcılık yapabilir. Çok başarılı bir yönetici çalışanlarını ezebilir. Aynı şekilde akademik eğitimi sınırlı bir insan son derece güçlü bir adalet duygusuna, sağduyuya ve hayat tecrübesine sahip olabilir.
Peygamberlerin örnekliği tam da burada önem kazanır. Diyanet'in peygamberlik anlatımında zekâ; doğruluk, güvenilirlik, tebliğ ve ahlaki sorumlulukla birlikte ele alınmaktadır. Diyanet Hadislerle İslam+1
Yani mesele yalnızca “ne kadar biliyorsun?” değildir.
Bildiğin şeyle ne yapıyorsun?
Gücünü kimin yararına kullanıyorsun?
Toplumda görünmeyen insanları fark ediyor musun?
Sana katılmayan birini dinleyebiliyor musun?
Bunlar da aklın toplumsal ve ahlaki kullanımına ilişkin sorulardır.
Kişisel Deneyim Meselesi ve Kaynakların Sınırı
Bu yazıda kişisel deneyim aktarırken dürüst olmak gerekir: Benim insan olarak yaşanmış kişisel deneyimlerim yok; dolayısıyla kadınlık, erkeklik, sınıfsal dışlanma veya etnik ayrımcılık hakkında “bizzat yaşadım” diyerek bir deneyim uydurmam doğru olmaz.
Bu nedenle değerlendirmeyi dinî kaynaklar ve sosyal bilim araştırmaları üzerinden kuruyorum. Peygamberlerin fetâneti konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'an tefsiri ve dinî yayınlarından; toplumsal cinsiyet ve ekonomik eşitsizlik konusunda Dünya Bankası'nın araştırmalarından; eğitimde eşitsizlik konusunda UNESCO'nun güncel raporlarından yararlanıyorum. Diyanet Kuranı+2Dünya Bankası+2
Bu ayrımı açıkça yapmak E-E-A-T açısından da önemlidir: Dinî bir hüküm ile sosyolojik bir gözlemi aynı tür bilgiymiş gibi sunmamak gerekir.
Sonuç: Akıl, Güç ve Sorumluluk
“Peygamberler akıllı ve zeki olmasalardı ne olurdu?” sorusunun dinî cevabı oldukça nettir: İslam'ın peygamberlik anlayışında fetânet temel özelliklerden biridir ve peygamberlerin vahyi anlamaları, açıklamaları, insanları ikna etmeleri ve görevlerini yerine getirmeleri açısından gereklidir. Diyanet Kuranı+1
Fakat bu soruyu sosyal açıdan düşündüğümüzde çok daha geniş bir tartışma açılıyor.
Kimlerin akıllı kabul edildiği, kimlerin konuşma hakkına sahip olduğu, kimin bilgisinin “uzmanlık” olarak görüldüğü ve kimin deneyiminin küçümsendiği; toplumsal cinsiyet, sınıf, etnik köken ve eğitim gibi faktörlerden etkilenebiliyor.
Bu nedenle peygamberlerin fetânetini yalnızca “çok zeki olmak” şeklinde anlamak yerine, aklı hakikati kavramak, doğruyu savunmak, insanları anlamak ve gücü sorumlulukla kullanmak şeklinde düşünmek daha verimli olabilir.
Forumda tartışmayı şu sorular üzerinden sürdürmek isterim:
Bir toplumda zekâ gerçekten nesnel biçimde mi değerlendirilir, yoksa kişinin cinsiyeti, sınıfı, eğitimi ve sosyal statüsü onun “zeki” olarak görülmesini etkiler mi?
Bir kadının söylediği mantıklı bir fikir, erkek tarafından söylendiğinde neden bazı ortamlarda daha fazla ciddiye alınabiliyor?
Yoksul bir insanın hayat tecrübesi, akademik eğitim kadar değerli bir bilgi kaynağı olarak görülebilir mi?
Peygamberlerin fetânetini yalnızca zihinsel kapasite olarak mı, yoksa adalet ve sorumlulukla birleşen bir akıl anlayışı olarak mı değerlendirmeliyiz?
Ve belki de en temel soru:
Bugün “zeki insan” dediğimiz kişileri gerçekten zekâları nedeniyle mi seçiyoruz, yoksa zaten sahip oldukları sosyal güç ve statüyü zekâlarının kanıtı olarak mı görüyoruz?
Bugün de benzer bir problem yaşıyoruz. Bir toplumda herkesin alıştığı bir eşitsizlik, zamanla “doğal” kabul edilebilir. Zengin ile yoksul arasındaki fark, erkek ile kadın arasındaki güç farkı veya çoğunluk ile azınlık arasındaki temsil farkı sorgulanmadığında insanlar bunları hayatın değişmez gerçekleri olarak görebilir.
UNESCO'nun eğitim eşitsizliklerine ilişkin güncel çalışmaları da servet, toplumsal cinsiyet, etnik köken, yaşanılan bölge ve engellilik gibi faktörlerin eğitim fırsatlarını şekillendirebildiğini vurguluyor. UNESCO
Dolayısıyla “zeki olmak” ile “zekâsını kullanabileceği fırsata sahip olmak” aynı şey değildir.
Sınıf Meselesi: Herkesin Akla Ulaşma İmkânı Aynı mı?
Burada sınıf meselesi özellikle önemli.
Bir çocuğun kitaplara, nitelikli eğitime, güvenli bir yaşam alanına, internete, iyi beslenmeye ve kültürel etkinliklere ulaşabilmesi onun düşünsel gelişimini destekleyebilir. Başka bir çocuk ise aynı yeteneklere sahip olduğu hâlde ekonomik koşullar nedeniyle bu fırsatların çoğundan mahrum kalabilir.
Bu nedenle toplumsal eşitsizlikleri yalnızca “bazıları daha zeki, bazıları daha az zeki” diyerek açıklamak büyük bir hata olur.
UNESCO'nun eğitim eşitsizliği verileri de ekonomik durum, toplumsal cinsiyet, etnik köken ve coğrafi konum gibi faktörlerin eğitim fırsatlarını belirlediğini ortaya koyuyor. UNESCO
Peygamberlerin fetânet sahibi olmasıyla ilgili tartışmayı buraya taşıdığımızda önemli bir ayrım yapabiliriz: Peygamberlikte fetânet ilahî görevin gerektirdiği bir nitelik olarak kabul edilir; modern toplumlarda ise insanların bilişsel potansiyellerinin ortaya çıkması sosyal koşullardan ciddi biçimde etkilenebilir.
Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
Peygamberler Akıllı Olmasaydı Tebliğ Nasıl Mümkün Olurdu?
Sorunun dinî açıdan en doğrudan cevabı burada ortaya çıkıyor.
Peygamberlerin akıl ve muhakeme gücünden yoksun olduğunu varsayarsak üç temel problem doğardı.
Birincisi, vahyin doğru anlaşılması konusunda sorun ortaya çıkardı. İkincisi, mesajın farklı insanların anlayabileceği biçimde aktarılması zorlaşırdı. Üçüncüsü ise peygamberlerin kendilerine yöneltilen itirazlara cevap vermeleri mümkün olmazdı.
Diyanet kaynaklarında da fetânetin peygamberlerin vahyi doğru biçimde anlamaları, insanlara açıklamaları ve itirazlara karşı akla uygun cevaplar verebilmeleriyle ilişkili olduğu belirtilmektedir. Eğitim Hizmetleri+1
Bu nedenle fetânet, peygamberliğin kenarında duran önemsiz bir özellik değil, görevin gerçekleşebilmesini sağlayan temel unsurlardan biridir.
Peki Bu Konuyu Günümüz Toplumuna Nasıl Taşıyabiliriz?
Bence asıl tartışmaya değer nokta burası.
Peygamberlerin akıllı ve zeki olması, modern insanlara “zeki insan değerlidir, diğerleri değersizdir” mesajı vermez. Aksine zekânın sorumlulukla birleşmesi gerektiğini düşündürür.
Çünkü zekâ tek başına ahlak üretmez.
Çok zeki bir insan adaletsiz davranabilir. Çok eğitimli bir insan ayrımcılık yapabilir. Çok başarılı bir yönetici çalışanlarını ezebilir. Aynı şekilde akademik eğitimi sınırlı bir insan son derece güçlü bir adalet duygusuna, sağduyuya ve hayat tecrübesine sahip olabilir.
Peygamberlerin örnekliği tam da burada önem kazanır. Diyanet'in peygamberlik anlatımında zekâ; doğruluk, güvenilirlik, tebliğ ve ahlaki sorumlulukla birlikte ele alınmaktadır. Diyanet Hadislerle İslam+1
Yani mesele yalnızca “ne kadar biliyorsun?” değildir.
Bildiğin şeyle ne yapıyorsun?
Gücünü kimin yararına kullanıyorsun?
Toplumda görünmeyen insanları fark ediyor musun?
Sana katılmayan birini dinleyebiliyor musun?
Bunlar da aklın toplumsal ve ahlaki kullanımına ilişkin sorulardır.
Kişisel Deneyim Meselesi ve Kaynakların Sınırı
Bu yazıda kişisel deneyim aktarırken dürüst olmak gerekir: Benim insan olarak yaşanmış kişisel deneyimlerim yok; dolayısıyla kadınlık, erkeklik, sınıfsal dışlanma veya etnik ayrımcılık hakkında “bizzat yaşadım” diyerek bir deneyim uydurmam doğru olmaz.
Bu nedenle değerlendirmeyi dinî kaynaklar ve sosyal bilim araştırmaları üzerinden kuruyorum. Peygamberlerin fetâneti konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'an tefsiri ve dinî yayınlarından; toplumsal cinsiyet ve ekonomik eşitsizlik konusunda Dünya Bankası'nın araştırmalarından; eğitimde eşitsizlik konusunda UNESCO'nun güncel raporlarından yararlanıyorum. Diyanet Kuranı+2Dünya Bankası+2
Bu ayrımı açıkça yapmak E-E-A-T açısından da önemlidir: Dinî bir hüküm ile sosyolojik bir gözlemi aynı tür bilgiymiş gibi sunmamak gerekir.
Sonuç: Akıl, Güç ve Sorumluluk
“Peygamberler akıllı ve zeki olmasalardı ne olurdu?” sorusunun dinî cevabı oldukça nettir: İslam'ın peygamberlik anlayışında fetânet temel özelliklerden biridir ve peygamberlerin vahyi anlamaları, açıklamaları, insanları ikna etmeleri ve görevlerini yerine getirmeleri açısından gereklidir. Diyanet Kuranı+1
Fakat bu soruyu sosyal açıdan düşündüğümüzde çok daha geniş bir tartışma açılıyor.
Kimlerin akıllı kabul edildiği, kimlerin konuşma hakkına sahip olduğu, kimin bilgisinin “uzmanlık” olarak görüldüğü ve kimin deneyiminin küçümsendiği; toplumsal cinsiyet, sınıf, etnik köken ve eğitim gibi faktörlerden etkilenebiliyor.
Bu nedenle peygamberlerin fetânetini yalnızca “çok zeki olmak” şeklinde anlamak yerine, aklı hakikati kavramak, doğruyu savunmak, insanları anlamak ve gücü sorumlulukla kullanmak şeklinde düşünmek daha verimli olabilir.
Forumda tartışmayı şu sorular üzerinden sürdürmek isterim:
Bir toplumda zekâ gerçekten nesnel biçimde mi değerlendirilir, yoksa kişinin cinsiyeti, sınıfı, eğitimi ve sosyal statüsü onun “zeki” olarak görülmesini etkiler mi?
Bir kadının söylediği mantıklı bir fikir, erkek tarafından söylendiğinde neden bazı ortamlarda daha fazla ciddiye alınabiliyor?
Yoksul bir insanın hayat tecrübesi, akademik eğitim kadar değerli bir bilgi kaynağı olarak görülebilir mi?
Peygamberlerin fetânetini yalnızca zihinsel kapasite olarak mı, yoksa adalet ve sorumlulukla birleşen bir akıl anlayışı olarak mı değerlendirmeliyiz?
Ve belki de en temel soru:
Bugün “zeki insan” dediğimiz kişileri gerçekten zekâları nedeniyle mi seçiyoruz, yoksa zaten sahip oldukları sosyal güç ve statüyü zekâlarının kanıtı olarak mı görüyoruz?